AB VİZEYİ KALDIRACAKMIŞ! (1)

28 Şubat 2016

Mülteci krizi ve çözüm hayali

BM verilerine göre dünyada halen 60 milyon göçmen var. (İkinci Dünya Savaşı’ndaki göç/mülteci hareketinin yaklaşık iki katı.) Küresel ısınma ile de doğrudan bağlantılı, iklim değişiklikleri, gıda yetersizliği, susuzluk, doğal afetler, terör ve özellikle yakın çevremizde yaşanan iç savaşlar çaresiz insanları evinden yurdundan ediyor, göçe zorluyor.

Geçen yıl 3 milyon insan bu yüzden Avrupa’ya/AB’ye adeta akın etti. Büyük çoğunluğu Türkiye üzerinden, 150 bin kadarı da İtalya yoluyla… Ancak bunlardan yaklaşık üçte biri büyük çilelerle hedeflerine ulaşsa da önemli bir bölümü ya geri dönmek zorunda kaldı, ya da yollarda hayatlarından oldu.

Uluslararası Göç Örgütü/IOM verilerine göre;

  • 2015 yılında AB’ye ulaşan mülteci sayısı 1 milyon 5 bine ulaştı. Bu rakam 2014’e göre tam 4 kat artışı ifade ediyor.
  • Bunların yaklaşık 800 bini Türkiye üzerinden gitmiş. 2015’te yollarda ölenlerin sayısı ise, çoğu çocuk ve kadın olmak üzere 3 bin 695 kişi olmuş.

AB’ye akın, kışın soğuk günlerine rağmen 2016’da da devam ediyor…

Göçmen krizi ve özellikle talihsiz Aylan bebeğin Ege sahillerine vuran ölü bedeninin dünyayı ayağa kaldıran acı görüntüleriyle köşeye sıkışan ve nihayet biraz olsun insafa gelen tuzu kuru AB, çareyi 51 yıldır kapısında beklettiği ebedi adayı Türkiye ile vize konusunda anlaşmada bulmuş.

Yapılan resmi açıklamalara göre; biz özellikle Suriyeli mültecileri başta Almanya olmak üzere Avrupa’ya göndermeyip ülkemizde tutacağız, karşılığında bu mültecilere yaptığımız harcamaların bir kısmı (3 milyar avro) AB tarafından karşılanacak. Ölümü göze alıp yine de gidenler olursa, bunlardan AB/Almanya tarafından mülteci olarak kabul edilmeyenlerini tekrar geri almayı taahhüt edeceğiz. Bu taahhüt karşılığında AB ise, yılların yılan hikâyesi hukuk dışı vizeyi Ekim 2016 ayından itibaren kaldıracak. Tabii, vize şartlarını yerine getirirsek ve AB Ekime kadar bize karşı yeni bahaneler üretme tutkusundan vazgeçerse…

Ayrıca; sadece keseyi değil müzakere (!) dosyasını da açan AB, iki yıl aradan sonra bize Ekonomik ve Parasal Politikalar Faslını da açacak (17. Dosya), 2016’da da ayrıca 5 dosya daha açmayı öngörüyor…

Durun, hemen sevinmeyin. Birden bire cömertleşen(?) AB bunları aşağıda değineceğimiz çok önemli şartlar karşılığında yapacak.

(Halen 2,5 milyonu bulan bu mültecilere son dört yılda yaklaşık 8,6 milyar dolar harcamışız. BM’ye göre tüm diğer ülkelerin bu mültecilere yardım toplamı sadece 421 milyon dolardan ibaret. Büyük çoğunluğu kurulan kamplar dışında yaşayan ve başta büyük kentler olmak üzere ülkemizin dört bir yanına dağılan bu talihsiz insanlar düzgün bir yaşam sürdürememekte, sefalet ve perişanlık içinde kötü yollara düşmekte, dilenciliğe mecbur olmaktadır. Esasen terör nedeniyle türlü sıkıntılara katlanmak zorunda kalan halkımız bir de bu yönden sosyal huzursuzluklara maruz kalmaktadır.)

AB’nin derdi, nihayet açıklamak zorunda kaldıkları kabul edecekleri mültecileri sınırlı sayıda tutabilmek ve bunları kendi aralarında gönüllü kabule göre paylaşmak. Almanya dışında çoğu ülke ise bu kabule yanaşmamakta, tüm imkânsızlıklar ve ölüm tehlikesine rağmen sınırlarına dayanan göçmenleri engellemek için tel örgüler çekmekte, beton duvarlar yapmaktadır. Acımasızlık şampiyonluğuna soyunan Yunanistan ve İtalya ise, sahillerine derme çatma teknelerle, lastik botlarla yaklaşan mülteci dalgalarını kaderlerine terk etmekte, hatta teknelerini batırmaya çalışmaktadır.

Sahil güvenlik güçlerimiz ise, tamamen aksine canla başla çalışarak bu talihsiz insanları kurtarmak için çaba göstermektedir.

AB’nin ince hesapları

Özellikle Türkiye’ye karşı politikalarında on defa düşünmeden bir defa karar almayan ve bir taşla birkaç kuş vurmayı daima huy edinen AB, ilk bakışta bize şirin görünen bu kararları neden ve hangi şartlar karşılığında uygulayacak? Kısaca değinelim:

  • Kendi sosyal yaşamını bozacak mülteci dalgalarından korunarak sırça köşkünde rahat yaşamını sürdürmek, kendi içindeki aşırı sağın yükselmesini önlemek,
  • Uluslararası toplumun mülteci krizinde yaptığı baskıları bir ölçüde karşılayabilmek,
  • Sürekli kapıda tuttuğu ve dışladığı Türkiye’nin ağzına yarım parmak bal sürmek,
  • Bu sayede ülkemizin güney sınırlarını daha sıkı kontrol etmesini sağlamak, Afrika açılımı çerçevesinde uyguladığımız vizesiz seyahat politikalarını rafa kaldırtmak,
  • Sözde müzakere sürecinde kötü polisliği üstlenen Güney Kıbrıs’ın veto etmiş olduğu 5 dosyanın tekrar açılması vaadiyle, adadaki İkinci Annan Planı benzeri görüşmelerin yakında referanduma sürülmesini sağlayarak KKTC’yi Rumlara yamamayı gerçekleştirmek,
  • Böylece Kıbrıs’ın kıta sahanlığındaki büyük doğal gaz yataklarını kendi erişimine açmak, bu yolla Doğu Akdeniz’deki doğal zenginliğin paylaşımında masada olmak,
  • Uzun süredir küstürülen Türk kamuoyunda tekrar AB hayallerinin yeşermesi için uygun zemin yaratmak,
  • Bu yıl başlayacağı belirtilen, kanayan yaramız “GB’yi iyileştirme” müzakerelerinde ön almak ve mimarı Şansölye Merkel’in olduğu “imtiyazlı ortaklık” projesini makyajlayarak bize kabul ettirmek (böylece mal ticareti yanında tarımı ve hizmetler sektörünü de AB’ye açmak),
  • Ve nihayet yeniden başladığımız PKK terörüyle etkin mücadeleden vazgeçilerek, (ABD’nin de yaptığı gibi) sözde çözüm sürecine dönülmesi telkinlerini daha sık şekilde dillendirmek…

Kısaca, 3 milyar avroluk mülteci muhafızlığı karşılığında baskın tarafa geçmek, Kıbrıs’ı “kurtarmak”, ülkemizi bölünmenin eşiğine getiren çözüm süreci masalını ihya etmek ve bunları da kullanarak, bizi kapıda tutmak için AB üyelik hayallerini diriltmek…

AB’nin bu hedef ve niyetleri için Türkiye’ye dayattığı ise, tam 72 adet olduğu basında tekraren yazılan vize şartlarını yerine getirmektir. İçimizdeki en AB yanlılarının bile tepki gösterdiği bu şartlar yumağının içinden ne engeller üretileceğini varın siz düşünün.

İlk tepki beklenmedik şekilde İtalya’dan geldi: 3 milyar avro yardımı kabul etmiyorlar… Daha sırada vetocu Yunanistan ile ebedi muhalifimiz Avusturya ve yeniden yıldızı parlayan Fransa’nın Sarkozy’si var.

Ara sonuç

Gelecek hafta başlayacak Davos Zirvesi’nde 1 numaralı gündem maddesi olan mülteci sorunu, 2016’nın ve (özellikle Suriye’de öngörülen barış sağlanamadığı takdirde) muhtemelen sonrasının en önemli küresel riski olmaya adaydır. Bu bakımdan, konuyla doğrudan bağlantılı vize konusunu daha iyi anlayabilmek için, AB ile ilişkilerimizin ışığında hikâyenin geçmişine ve gelişimine biraz daha yakından bakmamız gerekecektir.

Bu konuyu Şubatta yazacağımız ikinci bölümde işleyeceğiz. Ancak, şimdiden bir ön değerlendirme olarak şunları söylemeliyiz:

  • Vize sorunumuz, öncelikle AB’nin kendi hukukunu uygulamamasının bir sonucudur. AB’deki (özellikle Almanya’daki) vatandaşlarımızın açmış olduğu davalar sonucunda AB’nin en yüksek yargı organı olan Adalet Divanı/Lüksemburg Mahkemesi bu konuda son sözü söylemiş ve anlaşmalarımızda (Ankara Anlaşması ve Katma Protokol) mevcut “kazanılmış haklardan geri gidilemeyeceği” kuralından hareketle bize vize uygulanmasını yıllar önce iptal etmişti. Bu durumda AB hukuku açısından yapılacak tek şey, üye ülkelerin bağlayıcı olan bu kararı kendi iç hukuklarına uyarlamak, Schengen Anlaşması’nı buna göre yeniden düzenlemekten ibaretti. Ancak AB (özellikle Şansölye Merkel), işine hiç gelmeyen bu içtihat kararını bile, sakin tavrı ve yumuşak diliyle ipe un serip bizi bir güzel uyutarak ilişkilerimizde pazarlık konusu yapmayı maalesef başardı.
  • Diğer türlü engelleri bir tarafa koyalım. Ama şu ikisi kulağımıza küpe olamadı mı? Katma Protokol gereği 1980’de bize verilmesi gereken 4. Mali Protokol yardımını (yaklaşık 750 milyon dolar) 1981’de üye olur olmaz Yunanistan’ın söz verdiği halde veto ettiğini, aynı ülkenin 1965 yılındaki Gümrük Birliği Anlaşması’ndan doğan 3,2 milyar dolarlık uyum yardımını da veto ettiğini ne çabuk unuttuk? Şimdi 3 milyar avronun bize ödeneceğinin garantisi nedir?
  • AB’nin bize yeni dosya açması karlı dağdan kar bağışlamaktır. Diğer engelleri ve bizi kapıda tutmayı açıkça hedefleyen Müzakere Çerçeve Belgesi’nin ucu açık müzakere sürecini bir tarafa koyup şu dosya işine bir bakalım: Mevcut 35 dosyadan tamamı açılsa, bunların tamamının birinci tur görüşmeleri başarıyla tamamlansa ve üye ülkelerin onayından geçip geçici olarak kapatılsa, ikinci turda da bunlardan 34’ünün ikinci tur görüşmeleri tamamlansa ve onaylansa, geriye bir tek dosyanın nihai onayı kalsa ve bunu da sadece bir üye (örneğin Rumlar) veto etse, iş yine yıllarca sürüncemede kalır, üyelik hayallerimiz Kaf Dağı’nın arkasına itilmiş olmaz mı? Geçen 10 yılı aşkın sürede 13 dosyanın açılıp yalnızca 1 dosyanın o da geçici olarak kapatıldığını ne çabuk unuttuk?.. Dosyaların içeriği (örneğin 17. dosya) az çok belli değil mi, bunlara uyum sağlamaya çalışmak için illa da resmen açılmalarını bir büyük lütuf olarak kabul etmemiz mi gerekiyor?..
  • Gelinen noktada yapılması gereken GB’yi genişletmek değil, tamamen aksine bu anlaşmayı adaylık sürecinde AB’de kural olan serbest ticaret anlaşmasına/STA indirgeyerek, üçüncü ülkelerin (örneğin Çin’in) iç pazarımıza çok düşük gümrük tarifeleriyle girmelerini önlemektir. Bu çözüm imkânı (karşı önlem alma) GB anlaşmasında var. Bu yolla hem AB ülkeleriyle sıfır gümrüklü ticaretimiz devam edecek, hem de üçüncü ülkelere karşı kendi milli tarifemizle iç pazarımızı koruyabileceğiz. Halen AB’nin ABD ile sürdürdüğü transatlantik serbest ticaret alanı görüşmelerinden etkilenmemek için çözüm de önerdiğimizdir. Bu yalın gerçeği umarız tez zamanda görürüz. İkinci yazımızda konuyu daha da açacağız. (Sürecek)

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*