Bilgi Toplumunu Anlamak

Önceki yazımızda “Üçüncü dalga” kitabından hareketle bilgi toplumundan, yani üçüncü dalga uygarlığından söz etmiştik. Bizim gibi toplumların, tarım, sanayi ve bilgi toplumu olmak üzere aynı anda üç uygarlık dalgasına birlikte maruz kaldığını belirtmiştik.

Geçen yazımızda oldukça uzun olmasına rağmen, sanayi ve bilgi toplumlarının özellikleri ve karşılaştırmalarının biraz dar çerçeveye sıkıştığını düşündüm. Bilgi toplumuna hazırlanırken neler yapmamız gerektiği, maruz kaldığımız dinamiklerle nasıl başedeceğimiz konularına yeterince yer veremediğimizi değerlendirdim. İşte bu nedenle konunun önemine binaen, tek bir kaynağa bağlı kalmadan, bilgi toplumunu biraz daha irdelemek gereği duydum. Çünkü, bilgi toplumunu yakalamak ve özellikle de sanayi devrimini karşılarken (veya ıskalarken) düştüğümüz hataları tekrarlamamak adına yapılması gerekenler son derecede önemlidir.

Bilgi toplumunun özellikleri

Geçen yazımızda bilgi toplumunun değindiğimiz özelliklerinden farklı olan diğer bazı özelliklerine ana hatlarıyla değinelim.

Sanayi toplumu iki sınıflı bir toplum ve iki ayrı ideoloji yarattı. Soğuk savaş döneminin bu iki zıt yapısı 90’lı yıllara kadar sürdü.

1972’de Stockholm’de toplanan Dünya Çevre Konferansı ile çevre bilinci yayılmaya başladı. Sınırlı dünya kaynaklarının daha dikkatli kullanılması yönünde stratejiler geliştirildi. 1973 petrol krizi, her krizde olduğu gibi yeni teknolojilerin kullanılması fırsatlarını da beraberinde getirdi.

1973’ten sonra on yıllık bir karamsarlık dönemi geçiren insanlık daha sonra bilgi teknolojisindeki hızlı gelişme ile bu karamsarlığı aştı.

Bu yeni teknolojiler düşük istihdama yol açtı. Hammadde yoğun, enerji yoğun, teknolojiler yerini bilgi yoğun teknolojilere bıraktı. 1920’lerin kilit üretimi olan otomobilde hammadde ve enerji payı %60 iken, günümüz bilgi toplumunda kilit üretim olan mikro-chip’in üretiminde hammadde ve enerji payı %2’dir. Peter Drucker’e göre, “21. Yüzyıl, en çok petrol rezervi, en çok otomobil üreten, altın fiyatlarına hükmeden, tahıl ambarı olmakla övünen değil, en hızlı ve güçlü yongayı, (mikro chip’i) en ucuz fiyatla üreten ülkelerin yüzyılı olacaktır.”

Bilgi toplumuna girerken, sanayi toplumuna girerken yaşadığımızdan daha köklü ve daha hızlı bir değişim yaşadığımız gerçeğini unutmamalıyız.

2000’li yılların temel yönelimi “bilişim teknolojisi” olarak kendini göstermiştir. Bilgi toplumu işte bu teknolojiye dayalı olarak şekillenmektedir.

Bilgisayarların üretim tasarımlarının gerçekleştirilmesinde kullanılmasıyla, bilgisayar yardımıyla tasarım, birçok sektörde dev gelişmelere yol açmıştır.

Sanayi toplumunda “maddi ürünler” ön planda iken, bilgi toplumunda bilişim teknolojisi sayesinde “bilgi” ön plandadır. Ancak bu bilgi, bilgisayar sistemleri içinde elde edilip işlenen, bireysel keyfilik ve saptırmalardan uzak daha objektif “bilişimsel bilgi”dir.

Bilişimsel bilgi, sürekli üretilebilen, artış gösteren, iletişim ağları içinde taşınabilen ve paylaşılabilen bir bilgidir.

Bilgi toplumunun ilk aşamasında nitelikli insana, ileri aşamasında ise bilimsel bilgiye ihtiyaç daha da artacaktır.

Sanayi toplumundaki sınıflı toplum yapısı yerini bilgi toplumunda, çok merkezli fonksiyonel toplum yapısına bırakacaktır.

Sanayi toplumunda toplumsal değişimin itici gücü olan işçi hareketleri, yerini sivil hareketlere bırakacaktır.

Sanayi toplumunun karşılaştığı işsizlik, savaş ve faşizm gibi sorunların yerini bilgi toplumunda gelecek şokları(gelecek endişesi), kişisel ve toplumsal terör gibi sorunlar alacaktır.

Sanayi toplumunun yarattığı kirlilik, çevrenin tahribatı ve doğal kaynakların tükenmesi sorunları, bilgi toplumuna geçişte azaltılacak, kirlilikten arınma, doğa ile uyum ve kaynak tasarrufu süreçleri devreye girecektir.

Sanayi toplumundaki birincil kaynak durumundaki fiziki sermaye, yerini beşeri sermayeye bırakacaktır.

Sanayi toplumu yatırımcı idi, bilgi toplumu ise yenilikçi olacaktır.

Sanayi toplumu doğayı sömürürken, bilgi toplumu doğayla uyumlu teknolojilere sahip olacaktır. Bilgi sektörünün yarattığı devrimle üretilen yapay yeni materyaller, kıtlaşan doğal kaynakları ikame ederek, sanayi toplumunun doğal kaynaklar üzerindeki olumsuz etkisini azaltacak, sağlıklı ve dengeli bir doğal çevre yaratılmasına fırsat verecektir.

Bilgi toplumunda temel girdi bilgi olduğu gibi, temel çıktı da bilgidir. Bilgi toplumunda büyüme, ulusal bilgi düzeyindeki artış ile ölçülecektir.

Bilgi toplumuna geçiş sürecinde istihdam, hizmetler sektörüne kayacaktır. (sağlık, eğitim, araştırma, boş zaman değerlendirme, eğlence, dinlenme hizmeti üreten sahalara)

Bilişim teknolojisi üreten kentler hariç, büyük kentlerin ekonomik avantajı kaybolacaktır. Bilgi toplumunda bölüşüm daha adil olacağı için kentler, yoksul ve zengin mahallelerden oluşmayıp daha homojen olacaktır.

Meslek sahipleri, mesleki bilgilerini sürekli yenilemek zorunda kalacaklardır.

  1. yüzyıla girerken ana devrim. Katılım devrimidir. Sanayi toplumunun politik sistemi olan parlamenter demokrasi, değişime uğrayarak bilgi toplumunda katılımcı demokrasiye dönüşmektedir. (Biz ise parlamenter sistemden bile geriye gitme eğilimindeyiz)

Politik alanda katılım demokratikleşmeyi, ekonomik alanda ise üretim ve verimliliği artıracaktır. Bu devrimin sonucunda; Küresel güç nitelik değiştirecek, küresel gelir eşitsizliği önem kazanacaktır. Çatışmalar merkezileşecek, kimlik sorunu yaygınlaşacak, mülkiyet ve emek sorunu, verimlilik sorununa dönüşecektir. Gelir, emekten bağımsızlaşacaktır, Terörizm yaygınlaşacaktır. Bilgi toplumunda ortak çıkar birlikteliğine dayalı örgütlenmeler ve katılımcılığın artması ile demokrasi, eşitlik ve adalet daha yaygınlaşacaktır.

Bugünkü politik ve ekonomik gücün yerine, organizasyon, katılım ve bilgi gücü geçecektir.

Yerelleşmiş düzeydeki seçim ve katılım işlemleri bilişim teknolojileri sayesinde daha sık, yoğun ve kolay uygulanabilecektir.

Gönüllü kuruluşların geliştirdiği ortak değerler, geleneksel değer sistemlerini değiştirecektir. Bireyler sosyal gruplar içinde bütünleşecektir.

Bilgi toplumunda uluslararası alanda ülkeler değil, firmalar rekabet ettiği için ülkeler, firmalarının yakaladığı avantajlardan yararlanacaklardır.

Bilgi toplumunda ülkeler ve bölgeler daha çeşitlenmiş yerel özellikler gösterecek, ancak sınıf ve ideolojiye dayanan keskin kutuplaşmalar yaşanmayacaktır. Buna karşılık başka değerlere dayalı (özellikle inançlara) farklılıklar ve kutuplaşmalar olabilecektir.

Gelişim Sürecindeki Ülkemizin Durumu

Osmanlı’da yüzeysel olarak getirilen yenilikler, onu sanayi toplumuna doğru taşıyamazdı, taşıyamadı da. Türk toplumunun sanayi toplumuna dönüş çabaları cumhuriyetle doğru bir yönergeye oturmuştur. Ancak bugüne kadar kısmen sanayileşmiş bir konuma ulaşabilmiştir. Bu arada diğer ülkeler bilgi toplumuna geçmişlerdir. Türkiye bu noktada sanayi ve bilgi toplumlarının kurum ve yapılarını birlikte oluşturmaya yönelmek zorundadır.

Türkiye halen dıştan ithal ettiği teknoloji ile kalkınmasını sürdürmektedir. Ülkemizde endüstri ve bilgi toplumunun davranış kalıpları henüz yeterli düzeyde oluşmamıştır. Bu geçiş döneminin yol açtığı boşluk, sorunlu ve bunalımlı bir ortam yaratmaktadır. Bu nedenle toplumda çıkarcılık, fırsatçılık, rüşvet gibi haksız kazanç yolları açılmaktadır.

Türkiye, bilgi toplumu ile yüz yüze gelmesine rağmen, bilişimci girişimciliğe geçememektedir. Bunun nedenleri;

-Kültürel yapımızdaki kısa dönemli fırsatları değerlendiren tüccarlık anlayışının hâkim olması,

-İnsan yeteneğini körelten ve baskılayan bir eğitim sistemi,

-Türk toplumundaki, bireyi başarıya, yeniliğe ve yaratıcılığa yönlendirmek yerine, sosyal ilişki geliştirmeye yönlendirme anlayışıdır.

Batı uygarlığı doğaya egemen olma ve doğayı değiştirme uğraşı içindedir. Bu amaçla sürekli yeni teknolojiler üretmektedir. Doğaya teslim olmak yerine, onun nimetlerinden yararlanma bir üst kültürdür. Doğayı değiştirmeye yönelmeyen insan teknoloji üretemez. Göçebelikten gelen Türk insanı ise, doğanın sunduğu nimetlerle yetinmektedir. Sadece gözlem yapar ve fırsatları değerlendirir. Bu nedenle toplumda başarı motivasyonu; çalışma ve üretme yerine, fırsatçılığa dayalıdır.

Toplumun bu alandaki boşluğu aşabilmesi için bireylerin dünya görüşü ve düşünce yapılarında bir yenilenmeye ihtiyaç vardır. Yani, inanç ve duyguya dayalı düşünce yapısından, sorgulamaya dayalı, yenilikçi ve yaratıcı bir düşünce yapısına geçilmelidir. Kemal Tahir’in söylemi ile; “İman toplumundan, akıl toplumuna geçilmelidir”. Bunu yapabilmek için de toplumda bilimsel düşünce sürecini esas alan yenilik ve yaratıcılığı teşvik eden bir eğitim ve kültür politikası uygulanmalıdır. Batının yaşadığı aydınlanma benzeri bir yenilenme kitlelere ulaştırılmalıdır. Türkiye’de var olan kültür ile ithal teknoloji arasında bir kopukluk yaşanmaktadır. Bu çözüme kavuşturulmalıdır.

Bugün bilgi toplumuna girmiş ve girmek üzere olan toplumların hemen hepsi teknoloji üretebilir durumdadır. Teknoloji üretmek yenilik getirmek demektir. Oysa Türk toplumunda yenilik peşinde koşma eğilimi yoktur.

1990’ların Türkiye’si sanayileşmeyi bilgi toplumu ile birlikte gerçekleştirme sorumluluğu ile yüz yüze geldi. Ancak bu süre bilgi toplumunun düşünce yapısına erişilmesi ve kurumlarının oluşturulması için kullanılmadı, heba edildi. O yıllardan günümüze bilgi toplumlarının ürettiklerinin pazarı olmayı, teknoloji kullanabilir olmayı yeterli gördük. Bu ülkenin Ulaştırma Bakanı; “Bu bilişim işine fazla kafa yormayın. Nimetlerinden faydalanıp, işini göreceksin, kafanı takmayacaksın. Yoksa kafayı sıyırırsın…” diyebiliyorsa o ülkede bilgi toplumuna yönelimden söz edilemez. (Başbakan Sn. Binali Yıldırım’ın16 Aralık 2013 te bakan iken yaptığı ve bu günlere kadar sanal ortamda dolaşan konuşmasından)

2000’li yıllarda eğitim sistemimizde yapılan çok olumsuz değişiklikler ile genç kuşakların bilgi toplumunu yakalamaktan biraz daha uzaklaşması, karamsar olmamızın en önemli nedenidir. Bu sistemden bilgi toplumunun ihtiyaç duyduğu yenilikçi, yaratıcı bireyler ve bilişimci girişimciler yetişmez. Bu sistem, tembeli çalışkana egemen kılmakta, yetenekliyi cezalandırarak, yeteneksizi baş tacı etmektedir. Bu sistem, bilim adamı olacak gençle, mobilya ustası veya tesisatçı olabilecek genci aynı potaya atmakta, aynı ortak paydada birleştirmektedir. Halbuki, eğitim sistemi yeteneklileri ayırıp, öne çıkarmalıdır. Prof. Mümtaz Turhan 60’lı yıllarda tüm topluma aynı üst seviyede eğitim vermenin kaynak israfı olduğunu söylerdi. Tüm mesleklerden toplam on bin üstün insan yetiştirerek, bunları ülke kalkınmasının lokomotifi yapmak gerektiğine vurgu yapardı. Başka bir açıdan bakıldığında da Türk eğitim sistemi, duygu ve değerlere dayalı düşünce sürecini destekleyici ve perçinleyici yönde giderek daha da değişmektedir.15 yaşın altında on binlerce hafız yetiştirmekle övünüyoruz. Ama matematik olimpiyatlarında en gerilerdeyiz. Anne, baba ve eğitim kurumları çocuklara kalıpları, nasılları, dogmaları aktarırken, nedenleri ön plana çıkarmamaktadır. Örnek; Nasıl namaz kılınacağını öğretmekte, ama niçin namaz kılındığını öğretmemekteyiz. Sonuçta olaylara inanç ve değerlerin gözlüğü ile bakan, bu değerleri mutlak doğru olarak kabul eden, tek yolcu insanlar ortaya çıkmaktadır. Bu tip insanların kendi başına, aklını kullanarak karar vermesi, inisiyatif kullanması, yenilik ve yaratıcılığa yönelmesi mümkün değildir. Maalesef bu eğitim sistemi ile bilgi toplumuna uyum sağlayabilecek, çağdaş, donanımlı, bilgili insan yetiştirme şansını büyük ölçüde kaybetmiş durumdayız.

Atatürk “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” derken bilimsel düşüncenin rehberliğini öngörmüştü. Toplumsal kalkınmada aydınların rolü çok önemlidir. Ancak bizim aydınlarımız bile yüzeysel bir yaklaşımla, sloganlarda ve ideolojilerde çözüm aradıklarından, Atatürk’ün hep gerisinde kalmışlardır. Aydınlarımız milli değiller, milli değerlerimizle yoğrulmuş değiller, kendileri tam olarak aydınlanmış olmadıklarından, toplumu aydınlatmaktan da uzakta kalmışlardır.

Politik sistem

Ne kadar düşünce üretirseniz üretin, bunu toplumların hayatına geçirebilmenin aracı, politik sistem, yani siyasi rejim ve siyaset kurumudur. Geçen yazımızda “Yaşamımızın hiçbir yönü politik yaşamımız kadar çağ dışı kalmış değildir” demiştik.

Türkiye’de ekonomik gelişme şehirlere ve sosyal sisteme önemli ölçüde yansımıştır. Ancak politik sisteme yansıması sınırlı kalmıştır.

Grup ve mesleklerin örgütlenmelerindeki yetersizlikler, yasaklar ve ülkemizdeki politika kültürü ile demokrasi kültürünün örtüşmemesi bunun başlıca sebepleridir.

Türk toplumu demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak algılamamaktadır. Demokrasimiz yeterince demokrat insana sahip değildir.

Türk politik sistemi, çeşitli sosyal ve mesleki grup ve temsilcilerinin katıldığı bir parlamenter yapıyı yaratamamıştır. Politik katılım bireysel boyuttadır. O nedenle de etkisizdir.

Bu yapı bilgi toplumu için uygun değildir. Bunun için toplumun daha bilim bazlı bir düşünce kalıbına yönlendirilmesi gerekirken ve bilgi toplumunun bilişim teknolojilerinin bu yapıyı değiştirmesi beklenirken, biz daha da geriye giderek 2017 yılında ucube bir başkanlık sistemini tartışmaktayız. Parlamenter sistemin kendini geliştirip yenilemesi ve daha çoğulcu ve daha katılımcı bir yapıya evrilmesi beklenirken, daha kötü bir sisteme savrulma ve parlamenter sistemden de, demokrasiden de uzaklaşma süreci yaşamaktayız.

Ne yapmalıyız?

Sanayi toplumunun son aşamasını tamamlamış olan ülkeler kolay biçimde bilgi toplumuna geçmişlerdir. Geçeceklerdir. Asıl sorun sanayileşmemiş bizim gibi ülkelerin bilgi toplumuna geçişinde yaşanacaktır. Bu ülkeler aradaki açığı kapatmak için kalkınma stratejilerinde değişiklik yapmak durumundadırlar.  Sanayi ve bilgi toplumu aşamasında iki ayrı çağı yaşayan gelişmiş ülkeler ile az gelişmiş ülkeler arasındaki fark, bir çağlık farktan, iki çağlık farka yükselmiştir. Gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelerin terk ettikleri eski teknolojileri almak yerine, bilgi teknolojilerinin dinamizmini devreye sokan, yenilik yaratıcı stratejiler geliştirmelidirler.

Türkiye toplumun içyapısını yenileyerek, Türk insanının ilerleme ve yükselme azmini bilgi toplumunun getirdiği olanaklarla birleştirip bir yenilenme stratejisi geliştirmelidir.

Öte yandan, bilgi toplumuna geçmiş ülkeler dev adımlarla ilerlerken, bilişim-iletişim teknolojisinin yarattığı küreselleşme süreci ile dünyadaki egemenliklerini güçlendirmekte ve diğer ulus devletleri etnik parçalara ayırıp, hegemonyalarını arttırmak istemektedirler. Bu da bilgi toplumuna ulaşamamış ülkelerin başetmesi gereken bir başka sorun olarak karşılarında durmaktadır.

Türkiye bilgi toplumu trenini yakalayabilir mi?  Toplumun düşünce yapısı ve dünya görüşünü teknoloji üretme yönünde yenilemek ve sosyal, politik ve ekonomik alandaki yenilikçi kurumsallaşmayı gerçekleştirmek şartıyla, evet, yapabilir. Ancak, bu konudaki iki büyük engelimiz vardır;

-Birincisi, toplumun düşünce yapısını yenileyecek bir “eğitim sistemi”nden yoksun oluşumuz, -İkincisi de yenilikçi kurumsallaştırmayı gerçekleştirecek bir “politik(siyasi) sistem”den her gün biraz daha uzaklaşıyor olmamızdır.

Yukarıda bir kısmını sıraladığımız bilgi toplumunun yönelimlerine (eğilimlerine-trendlerine) baktığımızda, birçok konuda ve özellikle de eğitim ve siyasi sistem konularında olumlu bir sürecin içinde olmadığımız görülmektedir.

Gelecek çok hızlı bir şekilde üzerimize gelmektedir. Zaman kaybetmeden geleceğe akan bu sürecin içinde yer almalıyız. Bilgi toplumunu yakalamakta gecikmenin, umulmayacak ölçüde geri kalmak anlamına geldiği ve telafisinin neredeyse imkansız olduğu unutulmamalıdır. Öncelikle yukarıdaki iki engeli kaldırmadan, bilgi toplumunu yakalamamız, maalesef mümkün olmayacaktır

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*